Bu blogda çeşitli tarzlarda müziklerin tanıtımını yapıyorum ara ara…hepsi de kendi dinlediğim, dinlemekten zevk aldığım, herkesinde benim gibi dinlemesini istediğim ve paylaştığım şeyler aslında …Dediğim gibi çok farklı tarzlarda müzik dinleyebilirim. Yeter ki bir yerinden bana hitap etsin, hoş herkes içinde geçerli bu bana özgü değil farkındayım…neyse sadede geleyim, bu tarzlar arasında Türk Halk Müziği yoktu aslında. Ta ki şuan hem bu yazıyı yazıp aynı zamanda da dinlediğim türküyü duyana kadar. Çok fazla söze gerek yok, kadife gibi,yumuşacık bir ses eşliğinde Aşık Veysel’den, Köroğlu’ndan türküler dinlemek isterseniz Öznur Korkmaz’ın Kathar albümü ile tanışmanız gerekecek…



Reklamlar

Şerwan Hameran/V for Vendetta

Yayınlandı: Mart 17, 2011 / Müzik, rap
Etiketler:, , , , ,

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Küba’ya gidenlerin ortak söylemidir, “Zaman burada sanki durmuş!” derler. Bu cümleyi genellikle, 1950’lerin Amerikan arabalarını görünce, Malecon’daki koloniyel evlerin önünden yürürken, kalınan evlerin bazılarında Sovyetler Birliği’nden kalma nostaljik buzdolapları kullanıldığında ya da sokaklardaki “Ya Sosyalizm ya da Ölüm”, “Venceremos”, “Her şey Devrim İçin” sloganlarını gördüklerinde söylerler.

Küba’yı ilk defa görenlerin edindikleri ilk birkaç izlenimden bazıları böyle olsa da, 2003’ten bugüne, beş defa Küba’yı ziyaret ettikten sonra bence kesin olan şu ki; Küba’da bazı şeyler sanki hiç değişmiyormuş gibi gözükse de aslında hiç değişmeyen, adanın sürekli değişim içinde olduğu gerçeği!

50 yıllık ABD ablukası yüzünden işler zaman zaman yavaş da ilerlese, ülke yöneticileri Küba insanına daha iyi ekonomik koşullar sağlamak için çeşitli denemeler de yapsalar, genel gidişin iyiye doğru olduğu apaçık ortada.

Birkaç örnek;

Uluslararası konuşmak zor da olsa adada cep telefonunun çekmediği yer yok. Bu konuda tek pratik sorun, teknik problemler nedeniyle sizi arayanların numarasının görünmemesi. Buna hazırlıklı olmanız gerekiyor.

Başta Havana’da olmak üzere oldukça fazla yeni konut yapılmış ya da yenilenmiş durumda. Havana–Trinidad arasında giderken Venezüella ile ortak yapılmış yepyeni yerleşke projeleri gördüm. Ayrıca Havana National Hotel’in hemen yanındaki toplu konut bloku tamamlanmış, insanlar taşınmış bile. En son 2005’te gittiğim Vinales kasabası hem o tertemiz sadeliğini ve basitliğini koruyor, hem de ana caddesi boyunca yepyeni evler, Küba’nın doğasına, insanına, dokusuna uygun olarak inşa edilmiş veya yenilenmiş.

Adadaki otobüs seferleri arttırılmış. Turistlere yönelik hizmet veren Viasul otobüs şirketinin güzergahları çeşitlenmiş. Havana’da artık “Deve” olarak adlandırılan, TIR’dan dönüştürülmüş otobüsler gitmiş, yerlerini Çin malı körüklü otobüsler almış. Gökyüzü alabildiğine geniş, geceleri yıldızlar pırıl pırıl çünkü konutlar yapılırken ne görsel kirlilik var ne de aşırı dikine yapılaşma. Işıklı veya ışıksız reklâm da olmadığından görsel kirlenme hiç yok.

Pazar yerlerindeki sebze ve meyve çeşitliliği artmış, domateslerin rengi yeşilden, kırmızıya dönmüş. Papaya, mango vb. tropik meyveler, fasulye, pirinç, yeşil biber, patates, kabak, havuç, mısır bol. Vinales’te tarlalarda Türkiye’de olmayan Yuka sebzesi ile tanıştım yeni olarak. Patates gibi yetişen, çok lifli, çok doyurucu, Güney Amerika’ya ve bu enlemde bulunan bütün sub-tropik ülkelere özel, dünyada karbonhidrat zengini üçüncü sebze.

Sanatın bütün dalları Küba’da çok yaygın, özellikle resim sanatı. Havana bu konuda en başta gelse de gittiğiniz her yerde Kübalı sanatçıların galerilerini, sergilerini görmek mümkün. Havana’daki Devrim Müzesi’nin hemen arkasındaki Ulusal Sanat Müzesi kaçırılmaması gereken bir yer. Devrim öncesi dönemden başlayıp, Batista Dönemi, Devrim Dönemi ve günümüz sanatçılarına ait resimlere bakarken bu sanatın gelişimini ve Devrim’in sanatçılar üzerindeki etkisini görebiliyorsunuz. Serginin bir bölümü çocuklara ayrılmış; çocukların gözünden Küba!

Ortalama maaşın 20 CUC, yani yaklaşık 16 Euro olduğu Küba’da, ev kiraları evin durumuna göre yarım veya bir CUC olarak değişiyor. Yani gelirin en fazla 20’de 1’i kadar. Sağlık ve eğitim parasız, gaz, elektrik, su ve telefon gibi giderler de en fazla bir CUC gibi; temel gıdalar devlet tarafından karne sistemi ile karşılanıyor.

50 yaşındaki Devrim’in kazanımlarına kapitalist sistem ve gelişmiş olduğu söylenen ülkeler ne kadar sırtını dönse ve görmezden gelse de Birleşmiş Milletlerin İnsani Gelişmişlik Raporu’nda Küba hep üst sıralarda, “Yüksek Gelişmişlik Sınıfı”nda yer aldı.[1]

Havana’daki 20. Uluslararası Kitap Fuarı’nı son gününde yakalayabildik. 11 milyoncuk ülkede, binlerce insanın fuarı ziyaret etmesi, bu gelişmişliğin göstergelerinden biri değil de nedir? Ne yazık ki, Türkiye’den bir yayınevini de gözlerimiz çok aradı ama bulamadı.

Vinales’teki “Casa de la Abuelo”da, büyük anne ve büyük babaların sosyal kulüplerinde, duvarda Fidel’in fotoğrafı ile şu söz var: “Yaş sadece yaşla ilgilenenleri ilgilendir, ben sadece yaşamaya bakarım.”

Yaşlılarına ve çocuklarına sahip çıkan, onları koruyan kollayan devlet, geçmişine de, geleceğine de sahip çıkar. Küba’nın okullarında, pırıl pırıl giyinmiş, aydınlık yüzlü öğrencilerin neşeli yüzlerinde, doğum kontrol ve gözetim istasyonlarında anne adaylarına sunulan özenli hizmetlerde, büyükanne ve büyükbabaların sabah evlerinden alınıp, akşam da yeniden evlerine bırakıldığı sosyal kulüplerinde hep bu sahiplenilmenin, geleceğe duyulan güvenin izlerini gördüm.

Vinales’te bizi evinde ağırlayan tütün işçisi Suibo’nun, 75 yaşındaki, yeşil tütün işçisi tulumu giyen çelik gibi babası ile tanıştığımızda, Pinar Del Rio Üniversitesi’nde tıp okuyan oğluyla, Küba ve dünya üzerine sohbet ettiğimizde hep mutluluğu ve güveni gördük.

Küba’ya her giden kendi Küba’sını keşfeder. İnsanına, sokaklarına, evlerine baktığınızda gördüklerinizi, yaşadığınız kapitalist sistemin kirlenmişliğinden arınmaya çalışarak, Küba’nın kendi şartlarını göz önüne alarak değerlendirmeye çalışın. Havana’da sizden 1 CUC isteyen bir Kübalıya rastladığınızda, bu durumun neden Vinales’te, Trinidad’da, Baracoa’da gerçekleşmediğini düşünün.

“Basit yaşayacaksın, mesela susayınca su içecek kadar basit.”

Küba’daki yaşamın, Yalçın Ergir’in bu sözlerindeki gibi basit, sade yaşandığını, bütün insanlığa örnek olacak kadar da yeterli olduğunu ve zenginliğini görmeye çalışın. Çok tüketmek değil, akıllı üretmenin ve tüketmenin, beraberce topyekûn kalkınmanın, gelişmenin, ortak kaderi beraber tayin edip paylaşmanın, dayanışmanın, kendi kendine yetme iradesinin bütün izleri orada…

Siz de keşfedin…

Cuba Si!

dipnot:

[1]. Türkiye bu raporlarda “Orta Sınıfta” yar almaktadır. 2010 raporunda 83. sırada yer bulmuştur. Bu Index’e göre İnsani Gelişmişlik olarak bizden daha ileride olan Küba’dan başka listede yer bulan bazı ülkeler Iran Islam Cumhuriyeti, Venezuela, Hırvatistan, Romanya, Trinidad ve Tobago göze çarpmaktadır.

Şerwan Hameran / Suskun

Yayınlandı: Mart 12, 2011 / Genel, Müzik, rap, sosyalizm
Etiketler:, , ,
NERDEN GELİP
NEREYE GİDİYORUZ?
Başlangıç
Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu
ve taşı yonttuğumuzdan beri
yıkan da, yaratan da biziz,
yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.
Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı,
arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın, ellerimizin, yüreğimizin,
toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte.
Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran?
Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?
Nazım Hikmet  22.11.962
“Lucy” insanın bilinen en eski doğrudan atası.
3,2 milyon yıllık dişi bir Australopithecus afarensis.
“Sevgili Lucy” diye mektubuma başlayamadığım için kusura bakma. Senin gibi büyük, büyük bir anneanneye “Çok, çok değerli büyüğüm” diye seslenmek daha uygun geliyor. 20. Yüzyıl sonunda ve 21. Yüzyıl başında insansız uzay araçlarına gelecek zamanda zeki varlıklar tarafından bulunmaları halinde biz insanoğlunun halini anlatacak yazılı, görsel veriler koyuyorlar. Benim zaman makinem, bu mektup için zamanı 3,2 milyon yıl geriye sarıyor. Seni neden seçtim diye yarı homurtulu-yarı gülümser bir soru soracağını tahmin ettiğim için, en baştan buna cevap vereyim. Bulunan iskeletine bilim çevreleri “Lucy” adını vermiş. Senin türünden geçen hafta bir iskelet daha çıktı. O da senin büyük, büyük atan sayılır. Senden 400 bin yıl büyük ve bir hayli iri olan bu erkeğe “Kadanuumuu” (Afar dilinde “Koca Adam” demek) adını verdiler. Yani sen şimdiki bilgilerimizle ilk dişiyi temsil ediyorsun. Hakkında onca masal, spekülasyon yapılan, bilimsel kestirime konu olan bir kişisin yani. Tabii ki senin de anne ve baban, onların soyları var. Senden 1,2 milyon daha yaşlı “Ardi” belki bunlardan biri. Neyse, ben insanın tarihöncesinde iz süre süre seni buldum.
Mektubumu Türkçe yazdım. Bilim kurgu romanı olsaydı, İngilizce yazmam gerekecekti. Çünkü bilim kurgu romanlarında, filmlerinde, vb. yıldızlararası uzaya saçılmış binlerce uygarlıktan zeki yaratıklar ya İngilizcenin değişik lehçelerini konuşuyorlar ya da Hollywood aksanıyla Amerikanca! Bu İngilizce-Amerikanca sana ne kadar anlaşılmaz gelirse, sanırım Türkçe o kadar anlaşılır gelecek. Dile milliyetçi yaklaştığımdan değil; sadece sana zamanda daha yakın olduğumuzdan ve hâlâ Anadolu’muzda tahminen bildiğin simgelerden daha çok olmayan kelimelerle, nidalarla konuşan, okul yüzü görmemiş, okula gönderilmemiş, toplayıcılık yapan milyonlarca kadın olmasından. Dilimizin İngilizce kadar sanallaşıp teknolojinin aracına henüz dönüşmemiş olmasından.
Doğanın şiddeti dışında, belki tür-içi şiddete hiç tanık olmadın. Belki de “anaerkil” dedikleri dönem seninle başladı. Sen de bütün toplumu (çocukları ve erkekleri) kendine özgü şiddetsiz bir hukukla idare etmeye çalıştın.  Öyle bir şey hiç olmamışsa, zaman engellerinden kurtulup Engels’e ve Evelyn Reed’e bu bilimsel hikâyeyi neye dayandırdıklarını sormamız gerekecek. Neyse bu konumuzun yan argümanlarından biri. Senin iskeletin 1974’te çıkarılmaya başladığından, sanırım Engels’in haberi yoktu; Evelyn Reed’in de varlığından haberi olmuşsa bile (1979’da öldüğünden) senin türünle ilgili sonraki çalışmaları tabii ki bilemezdi.
Bu kadar girişten sonra, kendimi tanıtmadan mektuba devam etmem büyük kabalık olur. Eli öpülecek bir yaşlı kadına haksızlık etmemek için biraz da kendimi tanıtayım: Önce adım: Işık. Anlamı, sabahları güneş doğduğunda savanı aydınlatan küçük okçuklar. Türüm: İnsan (Homo sapiens). Cinsiyetlerimiz: Erkek-Kadın. “Dişi” (female) güzel Türkçemizde insan olmayan hayvanları çağrıştırdığı gibi, insanlarda hoş olmayan çağrışımlar yapıyor. Bunları sana nasıl anlatırım bilemiyorum. Aradan geçen 3,2 milyon yılda güzel, iyi gelişmelerin yanında, senin bile dudaklarını uçuklatacak, kimsenin anlamak istemediği kötü, çirkin, feci, vb. gelişmeler de oldu. En kötüsü, o bildiğin Afrika savanlarından çıkan Homo Sapiens bütün dünyayı kuşattı. Sayıları da görebildiğin gökteki yıldızları geride bıraktı. Yeşil bitkileri kemiren çekirge sürüleri gibi, önlerine çıkan her bitkiyi, her hayvanı, her nehri, her kuşu, her başka topluluğu yok ede ede kendilerini de yok oluşun eşiğine kadar getirdiler. Bu öyle uzun bir hikâye ve destan ki kısa bir 8 Mart mektubu yazmayıp ta binlerce ağaç kabuğuna binlerce resim çizsek anlatamayız.
Mezarında bir taş balta ya da mızrak bulunsaydı, hemen “ilk taş balta, ilk mızrak” diye literatüre girecekti. Bulunan kemiklerinde ezik, vuruk, kırık olsaydı, kadına karşı “ilk şiddet”in izleriyle karşılaşmış olacaktık. Oysa seni iyi ki öylece bulduk. Ne kemiklerin dayaktan kırılmıştı, ne ezikler, vuruklar vardı. Çağımızın kadınları adına sana gıpta etmedim dersem yalan olur. Bir kere ben yalınayak ormanlarda dikenin, börtü böceğin içinde dolaşamam. İkincisi, ne yerdin ne içerdin bilmiyorum.  Benim öyle her şeyi midem kaldırmaz. Yediklerini pişirmediğini söylüyor antropologlar. Mağaran temiz miydi? O zaman komple sir, ağda yapanlar olduğunu sanmıyorum. Şimdi söyledikleri gibi, senin tam da “doğal güzelliğe” sahip bir kadın olduğunu düşünüyorum. Saçlarını yağmur suyu ya da su birikintilerinde yıkayan, mis gibi kokulu ağaç dallarını, çiçekleri kemiren ve vücuduna süren, ama şu “istenmeyen tüyler” konusunda pek bir şey yapmayan bir kadındın herhalde. Büyük bir ihtimalle tırnaklarını taşlara sürte sürte kısaltıyordun. Mağarada herkese dağıtmak için kestiğin av hayvanlarının kanı tırnaklarına oje oluyordu. Belki orman ya da çalılık yangınından kalan ateşin başında beklerken çalı çırpının isi gözlerini yakıyor, elinle gözlerini sildiğinde far çekmiş gibi oluyordun. Birileri kıl-tüy muhabbeti diyebilir, ama evrim ve uygarlık biraz da biz insanoğlu ve kızlarının “hayvanlık”tan kurtulmasıdır! Ufak tefek titizliklerimiz nedeniyle lütfen özrümüzü kabul et! Ya da “güzelleşmek” için hiçbir şey yapmıyordun. Doğal güzellik yetiyordu. Belki o zaman erkekler için doğal/yapay güzellik, vb. diye bir ayrım yoktu. Hayatlarını yaşıyorlar, mağarada 3-5 kadın arasında kural, vb. filan tanımadan da olsa sadece “anaerkil” yaşam tarzına uyup gidiyorlardı. Oysa antropologlara bakılırsa, erkekler senden çok büyük olduklarından en azından doğal işbölümü içinde bir erkeğin çevresinde gruplaşmışsınız. Sanırım, o zamanlar ya Australopithecus afarensis kadınlarının başı çok ağrımıyordu ya da kimse nikâh kıymıyordu!
Nasıl aşk yapardınız, nasıl doğurur, nasıl  emzirirdiniz? Sasalı’da maymunlara bakınca hiçbir şey anlaşılmıyor. Estağfurullah, öyle “maymun” demek istemedim; sadece zamanda siz biraz daha yakınsınız diye ağzımdan kaçıverdi. Her yavruyu tanır mıydınız? 21. Yüzyılın reklamlarında, insan annelerin yavrularını hemen tanıdıklarını söylediklerinden aklıma geldi. Yavrunuzu orangutan yavrusu sanıyordunuz, orangutan yavrularını emzirmiyordunuz herhalde? Bir de gene reklamlardan öğrendiğim bir bilgiyi seninle paylaşmak istiyorum. Lucy anneanne, senin derin doğduğundan beri hiç su aldı mı? Yağmur yağınca içine kaçıyor muydu; ya da su alıp batıyor muydun? Bu son sorduklarım, “uygarlığımız”ın hâlâ sanki iki ayak üzerine kalkmamış insanlarca alaya alındığını gösteriyor gibi.  Bu sorularım için bana kızma sakın. Dünyamızın felaketlerle boğuştuğu 2011’de, bu iki soru Türk reklam sektöründe ne kadar ilerlediğimizin kanıtı değil mi sence de?
Fark etmişsindir. “İstenmeyen tüyler”den başlayarak, su sızdırmaz deriye, bebeğini hemen tanıyan anneye, çiçek gibi su isteyen, daha modern mutfak, daha iyi bir araba, hiç olmazsa daha büyük bir çikolata isteyen kadınlara, şişmanlamak istemeyen, ama gofretini sevgilisine bile vermeyen kadınlara kadar kadın “sorunlarımız” medyamızda o kadar çok ki! Sana göre hava hoştu elbet. Ne küresel ısınma vardı; ne küçücük depremlerde bile evin başına yıkılacak diye korkuyordun. Eh ne yapalım, ağaç dallarından yaptığın yuva 3,2 şiddetinde depreme dayanıksızsa, senin şikâyet edeceğin bir belediyen, peşinden koşacağın müteahhitlerin yoktu! Kafanı gökyüzüne çevirip güneşte, Samanyolu’nda, yıldızlarda, Ay’da bir yaratıcıya mı yakarırdın; yoksa devasa ağaçlara, uğultulu tepelere, toprağa, ölmüş atalarına mı? Ne düşünürdün, ayağının altında bastığın toprağı merak eder miydi, “nereden gelip nereye gidiyoruz?” diye felsefe yapar mıydın? Biz bunu belki hiç öğrenemeyeceğiz. Öğrenemeden de ya güzelim dünyayı kızgın çöle dönüştürecek yok olup gideceğiz ya da şanslı olanlarımız şimdiden projeleri yapılan uzay kolonilerine yerleşmeye başlayacak. Gördün mü gene geldik “sorunlara.” O kadar uzağa gitmeyelim. Konumuz 8 Mart Dünya Kadınlar Günü! Mağara duvarına her sabah bir çentik attıysan, 29 Şubatlarda durum nasıl karışmıştır. Sana bu takvimi nasıl anlatabilirim ki… Güneşin gölgesi, ayın dönüşü, dünyanın dönüşü… Boş ver, bu uzun hikâye… Zaten 8 Mart da 19. Yüzyılda başlamış (yani zamanı nasıl becerdiysek kesip biçip bir takvim uydurmuşuz kendimize. Senin ağaç dallarından kopardığın, topraktan söktüğün yiyeceklerin tohumlarını kendimiz ekmek için yapmışız üstelik.)
Sanırım, senin de kafan iyice karıştı. Uzay gemilerinden, uçaklardan, cep telefonlarından daha zor anlatabileceğimiz şeyler var. Taşı yonttuk, topraktan kökler çıkarmak için; hayvanları avlamak için. Ateşi kullandık, yemeklerimizi pişirmek için. Ha, aklıma geldi. Yemekleri pişire pişire hem protein aldık hem de daha rahat kemirdiğimiz için kafatasımıza baskı yapan kaslar gevşedi. Ne taşları başka insanları öldürmek, ne ateşi, başka insanları yakmak için bulduk; yoksa tersi mi? Aklımız ve zekâmız, silahlarımız ve araçlarımız geliştikçe gelişti. Pek çok erkeğin avcılığa, kadınların toplayıcılığa devam ettiği doğru olmasına doğru da avcılık ciddi ciddi kadın-kız “avcılığı”na dönüştü. Gene aklın karıştı, değil mi? “İlahlar kurban ister” diye bir sözle birlikte, kimsenin bilmediği o “güneş-ay-toprak-uzay-tanrılar” bir anda kana susadılar. Hiç bilmediğin o upuzun tarih-öncesinde kanı akan her şey kurban edildi: Tavuk, horoz, timsah, at, kuş, insan, kız çocuk, oğlan çocuk; insan organları, vb…21. Yüzyıla da kurban kültürüyle girdik. Bütün bunlar nasıl mı oldu?
Senin asla anlayamayacağın bir gelişme oldu ve kadınlar erkekler karşısında tarihi bir yenilgiye uğradı. Sonra zincirleme olarak kölelik, devlet, özel mülkiyet, kölelik ailesi, sömürü, savaş, vb. geldi.  Bunları en basit dille bile sana anlatamam. Zaten içinde yaşayanlar bile tam anlayamıyor. Binyıllardır, yüzyıllardır kader-kısmet, alınyazısı, namus, şan şeref haysiyet gibi sözlerle sürdürülen bu av 21. Yüzyılın bu günlerinde de tüm hızıyla sürdürülüyor.  “İlaheler kurban istiyorlar” sözünü hiç duymadım. Tek bildiğim “ilahların kurban istedikleri.” Gene ilaheler ve ilahlar kafanı karıştıracak, “Maymunlar Cehennemi”ndeki akıllı Zira gibi anlayabilmek için gözlerimin içine bakacaksın.
Dünya güneşin etrafında 3,2 milyon yıl döndü. Güneş sistemi galaksinin sarmal kolunda galaksinin etrafında döne döne bir hal oldu. Sana hiç anlatmayacağım vahşetler yaşandı, savaşlara milyonlarca kurban verdik. Bu kurbanlar öyle “Manitu,” “Marduk” gibi bugünün çizgi roman kahramanlarına değil, imparatorluk, tekel, militarizm gibi gerçek, maddi ilahlara verildi. Yani, anlayacağın Lucy anneanne sen tüm saflığınla, “doğal güzelliği”nle sakın Gora’daki gibi yanına gelebilecek bir zaman makinesine atlayıp 21. Yüzyıl başında kazara bizim illerimize gelme. Çünkü aynı imkânlarla geri dönüp bütün erkek ve kadınları kısırlaştırmaya kalkarsın. O zaman da biz olmayız; sebep ortadan kalkınca sonuç ortadan kalkar. Sana daha sonra insanlığın gelişmesini kısaca anlatmak isterdim. Ama bunu anlayacağın dile çevirmem imkânsız. Ne aileyi, özel mülkiyeti, devleti, köleliği, köle ticaretini, savaşları, büyük imparatorlukları, sömürgeciliği, emperyalizmi, militarizmi, faşizmi, vb. anlatabilirim ne de kadına karşı şiddet sorununu.  Bu kahredici ağır evrimin sonunda gelinen noktada biz “Homo Sapiens” çok büyük bir kültürel evrim mi geçirdik? Daha özgür, daha eşit bir topluma mı evrimleştik? Cevabını bulduğum ve simgesel dile çevirebileceğim gün sana ikinci bir mektupla ileteceğim.
Sadece ve sadece senden yaklaşık 780 bin yıl sonra ateşi kullanmaya, bundan yaklaşık 500 bin yıl sonra da ateşi kontrol etmeyi öğrenen insanın torunlarıyız biz. Havalar soğudu; küresel soğuma oldu. Senin yeni torunların başka kıtalarda mağaralara sığındılar.  Mağaralardan çıktıktan sonra, şimdi adına “devrim” denilen gelişmeler oldu. Bak şimdi bütün ülkelerde suç olan devrimcilik demek ki “Tarım devrimi” döneminde de suç değilmiş. Yoksa ellerinde tohumları (suç kanıtı) ve karasabanlarıyla (suç aletleri) bir yığın tutuklu ve mahkûmu dönemin ilkel cezaevleri alamazmış! Sonra madenler, en son demirin kullanılması, paranın bulunması…. Krallar, rahipler, silahlı erkek grupları (adına ordu ve polis diyorlar)…Gerisini anlatmayayım. İşte bu yüzden 8 Mart var. İşte bu yüzden Hypatia, Louise Michel, Vera Zasulich, Madam Curie, Rosa Luxemburg, Clara Zetkin, Kollontay, İnesse Armand, Emma Goldman ve isimlerini sayamayacağım, ama her birinin adı olan on binlerce kadın var. İşte bu yüzden özgürlüğü tek özgür olabilecekleri dünyada yaşamak için kızıl bayraklarla mezarlarına uğurladığımız yüz binlerce kadın savaşçı var! İşte bu yüzden rengârenk giysileriyle sokakları dolduran milyonlarca kadın var!
Evet, Lucy anneanne…3,2 milyon yıldan geriye anlatılacak o kadar çok şey var ki… Şimdilik 8 Mart için daha uzun yazamam. Umarım, bir gün (eşit, özgür, komünal) ilk uzay kolonisinden de çok umutlu bir mektup alırsın. Umarım, dünya nükleer savaş dehşeti, küresel felaketler, büyük türsel yok oluşlar yaşamamış olur.  Sana “bak Lucy, rahat uyu! Artık dünyada değilse de uzay boşluğunda özgür ve eşitiz” diyen bir kadının mektubunu alır; sonsuz bir huzur içinde uykunun geri kalanını tamamlarsın!
Seni seviyorum anneanneciğim…..
Işık Çakıroğlu

Şerwan Hameran; müzik kullanılan ismin önündedir

Müziğini Red Rap olarak tanımlayan, sanatın mekanının yaşamın merkezindeki sokak olduğuna inanan, ‘’yeraltı çalışmaları’’ ile muhalif müziğe farklı bir cepheden katkı koyan Şerwan Hameran ile Yurtsuz.net olarak bir söyleşi gerçekleştirdik.

—Müziğe ilgin ne zaman, nasıl başladı ve gelişimi nasıl oldu?
Yaklaşık olarak 1999 yılında müzik yapmaya başladım…2001 ve 2003 yıllarında elden dağıtılmak üzere iki demo yaptım. Uzun bir süre çok aktif olarak ilgilenemedim müzikle fakat daha sonra 2006 gibi Baran ( kardeşi) ile Nefs’ül Alem isimli grubumuzu kurduk, beraber 6 parça kaydettik ve internet üzerinden sunduk. Şu anda Nefs’ül Alem aktif değil, Şerwan Hameran olarak üretime devam ediyorum.

—Bütün bu süreçte müzikal anlamda ilgi konuları değişti mi?

Dinleyici olarak her tür müziği dinlemeye çalışıyorum mutlaka, bir de beatlerimi de (alt yapı) kendim hazırladığım ve rap içinde müzikal anlamda her müzik türünden sample’lar kullanılabileceği için olabildiğince fazla tür dinlemek gerektiğini düşünüyorum…Son dönemde tercihim daha akustik beatler…

—Hameran ya da Nefs’ül Alem ne demek? Neden böyle isimler tercih ediyorsun? Amaç marjinal olmak mı, orjinal olmak mı yoksa müziğinin kendisi mi bu kavramları üretiyor?

Hameran “kalem oynatan” anlamında. Müziğimin söz yazımı aşamasına atıfta bulunuyor. Nefs’ül Alem ise “dünyanın ruhu” demek, tam olarak kelime anlamı için kullandık. Müziğimin kendisi bu anlamları üretiyor mu? Yaptığımız müziğe uygun isim kullanıyoruz da denebilir Hameran örneğindeki gibi. Marjinal ya da orjinal olmak gibi bir kaygım yok neticede müzik kullanılan ismin önündedir, kullanılan isim ile marjinal ya da orjinal olunabileceğine de inanmıyorum…

—“Red Rap” tabirini kullanıyorsun, ne anlaşılması gerekiyor? “Red Rock”, “Red Jazz” daha önce duyulmadık tabirler.

“Kızıl rap” demektir, buradan devrimci/muhalif içerikli bir müzik yapıldığı anlaşılabilir. Rap’in kendi kültürü, dili, ifade biçimi ile harmanlanıyor, bu dil ve kültür insanların çok alışık olmadığı bir yapı. Rap’in sunduğu olanaklar müzikal ve kültürel anlamda sınırsızdır, bu müzik türü ile uğraşan her insan kendi dünyasına kolaylıkla uydurabilir.

—Müziğiniz çok anlaşılır görünmüyor, hızlı ve müzik yoğun tempoda sözler ne kadar güçlü olursa olsun etkisi zayıflıyor. Sizi anlamak için emek harcamak mı gerekiyor yoksa herkes sizi anlayabilir mi? Bir tercih dayatması yok mu?

İsteyen ve ön yargılı olmayan herkesin anlayabileceğini düşünüyorum. Bir de herkes dinleyip keyif almak zorunda değil, böyle bir mecburiyet yok. Emek değil de vakit gerektirdiği bir gerçek gibi. Örneğin kitap ya da gazete okurken rap dinlemek zor.

—Rap müziği ekollerin neresinde görüyorsun? Rap’in kendine özgü bir müzik estetiği olduğuna inanıyor musun?

Rap ABD’de yaşayan siyahların ve latinlerin yarattığı bir tür. Sokağın kendi olanakları, dinamikleri ile ortaya çıkmış ve gelişmiş. Dünyanın her yerinde “öteki” nin müziğidir. İlk Türkçe rap’i Almanya’da yaşayan Türklerin yapması tesadüf değil. Her müzik türü ve kültür ile sürekli bir etkileşimi söz konusu. Birçok türden etkilenmiş ve etkilemiş. Dolayısı ile ekol bazında düşünüldüğünde çok önemlidir. Rap’in elbette kendine özgü bir müzikal estetiği mevcut fakat teknik olarak insanlara yabancı geliyor, sonuçta bir “loop” müziği, yapısı “kes-kopyala-yapıştır”. Örneğin en çok duyduğum eleştiri, kullandığım bir melodinin “çalıntı” olduğu yönünde, oysa rap “sample” müziğidir. Sonuçta kullandığım melodinin bana ait olduğunu iddia etmiyorum, onun üzerine “başka bir şey” inşa ediyorum..

—Sokak ile sanat arasındaki bağı nasıl kuruyorsun?

Burada sanat kavramını biraz açmak gerekiyor. Nereden bakıp yorumlayacağız? Örneğin Jazz siyahların yaşadığı bölgelerde, genelevlerde icat olmuş, çalındığı mekanlarda sürekli kavga çıktığı için “lanetli müzik” olarak etiketlenmiş fakat şimdi literatürde yeri var ve en azından benim aklıma nispeten elit bir dinleyici kitlesini getiriyor. Blues plantasyon tarlalarının ürünü, temel enstrümanı mızıka-kolay taşınabilir olduğu için- fakat şu dönemde tarlalarda -ya da ait olduğu kültürel alanda- çalınmıyor. “Sanat sokaktan doğup salonlara transfer oluyor” denilebilir belki. Rap özelinde bu durumdan ayrılabilir, sokakta doğmuştur fakat yapısı icabı “salon müziği” olmaya çok müsait değil.

—Rap müzik için özentilik diyenler var. Amerikalı rapçilere özenildiği, onların taklit edildiği söyleniyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsun?

Rap müziğin daha ziyade birşeylere özenmeye müsait bir kitleye hitap ettiği-en azından Türkiye’de- gerçek. Fakat bu taklit etme ve özenme boyutlu eleştirileri çok gereksiz ve sert bulduğumu söylemeliyim. Neticede bu bir kültür! Rock dinleyenler ya da jazz dinleyenler (ya da icra edenler) kime özeniyor? Amerikan rap’inin piyasaya hakimiyeti veya rap’İn doğuşunun o bölgede olması ile ilgili olabilir eleştirilerin kaynağı fakat latin kökenliler de, Fransızlar da, Araplar da rap yapıyorlar…

—Amerika ve Avrupa’da bu müziği yapanların büyük kısmı sexist/cinsiyetçi/kadın düşmanı, homofobik. Türkiye’de bu türün Batıdaki benzerlerinden farkı ne?

Türkiye’de de benzer şeyler duyulabilir. Fakat bu şekilde yaklaşılması da çok doğru değil. Örneğin ABD’de Dead Prez, Immortal Technique gibi rap müzisyenleri başka bir yolu tercih ediyorlar. Fransa’da Kenny Arkana örneği mevcut. Neticede kişisel hadiseleri bir kültürün geneline yaymak çok mantıklı değil gibi. Bir de rap müziği -avantajı olduğu kadar handikapı olarak ta değerlendirilebilir- şartlara çok kolay uyum sağlayabiliyor. En önemli rap gruplarından Public Enemy politiktir. FBI, Kara Panterler Partisi için “Public Enemy Number One” ifadesini kullanıyordu. “Bir numaralı halk düşmanı”. İlk albümlerini 1987 yılında çıkaran Public Enemy’nin grup ismi bu ifadeye göndermedir. Fakat sistemin en önemli oyunlarından biri içini boşaltıp tekrar sunmak. Rap’in başına gelen de biraz bu. Toplumsal muhalefet arttığı oranda rap’te muhalifleşecektir.

—Parçalarını internet üzerinden yayınlıyorsun. Albüm yapmayı düşünüyor musun? Seni dinlemek isteyenler nasıl ulaşabilirler müziğine?

Albüm dendiğinde bandrollü/ticari bir albüm anlaşılabilir, böyle bir planım yok. Fakat bandrolsüz bir albüm üzerinde çalışıyorum, yaklaşık 18-19 parçalık. Her şeyi kendi imkanlarımız ile yapacağımız, “yeraltı” bir çalışma olacak.Myspace sayfam ve facebook sayfam var oradan tüm çalışmaları takip edebilirler.

http://www.myspace.com/hameranhttp://www.facebook.com/pages/Serwan…87549911257062

http://www.yurtsuz.com/News.aspx?tt=…id=557&fileid=

 

Hameran_Düşler Evi

“Çocuk işçidir”…Bangladeş’te tuğla fabrikalarında…Çukurova’da pamuk tarlalarında…Afrika’da elmas madenlerinde…Karadeniz’de fındıkta…Güney Amerika’da tekellerin insanlık dışı atölyelerinde…

“Özgürlüğe atılan taşın bedeli boyundan büyük…”

Filistin’de aslan…Amed’de tutsak…Halepçe’de ölü…

Ferhat…Ceylan…Uğur…

17’sinde darağacında…

“Düşler Evi; hayallerim bir uçurtma, uçunca…
Düşler Evi; sınıfı sınırı olmayan bir dünya…
Herkes eşit, kardeş…Özgür ve hakça…
Düşler Evi; hayallerim bir uçurtma uçunca…”

“…İştah olduğunu zannederek açlığı tanıdım; küçük çatalımın ucuyla son pirinç tanesini avlar, iplerle kendi ayakkabılarımı tamir ederdim…”

Her yıl açlıktan ve tedavi edilebilir hastalıklardan ölen beş yaş altı on milyon çocuk…Dünyanın bir yerlerinden “açlığını iştah zanneden” Castro misali hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, el sıkışmadığı kardeşleri için mücadele eden yeni “umutlar” çıkması dileği ile…