‘YAZI’ Kategorisi için Arşiv

Bloğumu şansım için bir araç olarak kullanma vakit geldi bu çekilişe katıldım, haydi bana bol şans;)
Fotografium Canon 600D profesyonel fotoğraf makinesi hediye ediyor! Yarışmaya katılarakCanon 600D Manfrotto tripod ve Kata sırt çantası kazanma şansı yakalayın!
http://blog.fotografium.com/fotografium-canon-600d-hediye-ediyor/
sayfasını ziyaret ederek yarışma hakkında diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.

17. Gezici Festival

Yayınlandı: Aralık 8, 2011 / Gündem, gezi, Sanat, Uncategorized, YAZI
Etiketler:, ,

Belki şehre bir festival gelir dedik geldi:) Aşağıda kısa bir bilgi ve tüm bilgilere, şehrinizdeki festivale ilişkin programlara ulaşabileceğiniz linki de veriyorum…

1995 yılında çıktı yola Gezici Festival… Sinemanın seçkin örneklerini Türkiye’nin değişik kentlerindeki sinemaseverlere sunmak ve Türk sinemasını dünyaya tanıtmak için.

Gezici Festival yollara düşmeden önce, sinema yalnızca bir gazete ya da televizyon haberinden ibaretti Türkiye’nin ücra köşelerinde yaşayan insanlar için. Sinema salonu bile olmayan kentlerde, sinema ulaşılması mümkün olmayan bir düştü. Festivalin ayağının değdiği yerlerde sinema salonları açıldı önce, birbirinden büyülü filmler yansıtıldı perdeye. Artık her sonbahar gözlerini yola dikip festivalcilerin kentlerine gelmesini bekleyen, sinema salonlarına sığmayan meraklı ve vefalı bir izleyici kitlesi vardı.

Festival katarında yalnızca filmler yoktu elbette… Her ülkeden yönetmenler, oyuncular, senaristler, sinema yazarları ve öğrenciler de doldurdu kentleri… Atölyeler, söyleşiler, film çekimleri… Sinema hiç bu kadar iç içe, kucak kucağa olmamıştı kitlesiyle… Sanat, gündelik hayatı hiç bu kadar kuşatmamıştı.Dünya sinemasının en yeni örnekleri, ustalara adanmış bölümler, Türkiye’den yeni filmler, sosyal ve kültürel konuları sinema aracılığıyla gündeme getiren özel gösterimler ve kısa film seçkileri ile Gezici Festival her yıl bir ay boyunca farklı kentlere konuk oldu.. Son on altı yıl içinde Ankara, Artvin, Bakü (Azerbeycan), Bursa, Çanakkale, Drama (Yunanistan), Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kars, Kayseri, Malatya, Mersin, Ordu, Samsun, Saraybosna (Bosna Hersek), Tiflis (Gürcistan) ve Üsküp (Makedonya) kentlerinde gösterimlerini gerçekleştirdi..

Bu yıl beşinci kez düzenlenecek Uluslararası Yarışma’da Birincilik Ödülü (10.000 EURO), İkincilik Ödülü (1000 EURO) ve Sinema Yazarları Derneği SİYAD’ın verdiği ödülün yanı sıra izleyicilerin oylarıyla belirlenen ve festivalde yer alan kısa filmlerden birine verilen İzleyici Ödülü verilmektedir. Festivalin bir amacı da konuk olarak ülkemize gelen yabancı sinemacılarla Türk sinemacıları bir araya getirmek ve ortak projelerin oluşmasına katkıda bulunmaktır. Festival Yönetimi, programdaki filmlerin ticari gösterime girmesi veya televizyonda yayınlanması konusunda da çaba harcamaktadır. Gezici Festival 2006’dan bu yana “Sinema Konuşalım” başlığı altında gençlik buluşması gerçekleştirmektedir. Etkinlik kapsamında Türkiye’nin farklı kentlerinden gelen genç sinema öğrencileri usta sinemacılarla buluşmaktadır. Zeki Demirkubuz, Tuncel Kurtiz, Tarık Akan, Reha Erdem, Derviş Zaim, Erkan Oğur, Cem Yılmaz, Serra Yılmaz, Gökhan Tiryaki, Çiçek Kahraman ve Natali Yeres gibi birçok sinema profesyonelini geleceğin sinemacılarıyla buluşturan “Sinema Konuşalım” etkinliği büyük bir okul olma amacını taşımaktadır.

Gezici Festival, Türkiye’den ve yurtdışından sinemacıları çeşitli atölyeler için konuk etmekte ve bu atölyeler süresince ülkemizden gençler yurtdışından gelen konuklarla birlikte filmler üretmektedirler.

Bu blogda çeşitli tarzlarda müziklerin tanıtımını yapıyorum ara ara…hepsi de kendi dinlediğim, dinlemekten zevk aldığım, herkesinde benim gibi dinlemesini istediğim ve paylaştığım şeyler aslında …Dediğim gibi çok farklı tarzlarda müzik dinleyebilirim. Yeter ki bir yerinden bana hitap etsin, hoş herkes içinde geçerli bu bana özgü değil farkındayım…neyse sadede geleyim, bu tarzlar arasında Türk Halk Müziği yoktu aslında. Ta ki şuan hem bu yazıyı yazıp aynı zamanda da dinlediğim türküyü duyana kadar. Çok fazla söze gerek yok, kadife gibi,yumuşacık bir ses eşliğinde Aşık Veysel’den, Köroğlu’ndan türküler dinlemek isterseniz Öznur Korkmaz’ın Kathar albümü ile tanışmanız gerekecek…



Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Küba’ya gidenlerin ortak söylemidir, “Zaman burada sanki durmuş!” derler. Bu cümleyi genellikle, 1950’lerin Amerikan arabalarını görünce, Malecon’daki koloniyel evlerin önünden yürürken, kalınan evlerin bazılarında Sovyetler Birliği’nden kalma nostaljik buzdolapları kullanıldığında ya da sokaklardaki “Ya Sosyalizm ya da Ölüm”, “Venceremos”, “Her şey Devrim İçin” sloganlarını gördüklerinde söylerler.

Küba’yı ilk defa görenlerin edindikleri ilk birkaç izlenimden bazıları böyle olsa da, 2003’ten bugüne, beş defa Küba’yı ziyaret ettikten sonra bence kesin olan şu ki; Küba’da bazı şeyler sanki hiç değişmiyormuş gibi gözükse de aslında hiç değişmeyen, adanın sürekli değişim içinde olduğu gerçeği!

50 yıllık ABD ablukası yüzünden işler zaman zaman yavaş da ilerlese, ülke yöneticileri Küba insanına daha iyi ekonomik koşullar sağlamak için çeşitli denemeler de yapsalar, genel gidişin iyiye doğru olduğu apaçık ortada.

Birkaç örnek;

Uluslararası konuşmak zor da olsa adada cep telefonunun çekmediği yer yok. Bu konuda tek pratik sorun, teknik problemler nedeniyle sizi arayanların numarasının görünmemesi. Buna hazırlıklı olmanız gerekiyor.

Başta Havana’da olmak üzere oldukça fazla yeni konut yapılmış ya da yenilenmiş durumda. Havana–Trinidad arasında giderken Venezüella ile ortak yapılmış yepyeni yerleşke projeleri gördüm. Ayrıca Havana National Hotel’in hemen yanındaki toplu konut bloku tamamlanmış, insanlar taşınmış bile. En son 2005’te gittiğim Vinales kasabası hem o tertemiz sadeliğini ve basitliğini koruyor, hem de ana caddesi boyunca yepyeni evler, Küba’nın doğasına, insanına, dokusuna uygun olarak inşa edilmiş veya yenilenmiş.

Adadaki otobüs seferleri arttırılmış. Turistlere yönelik hizmet veren Viasul otobüs şirketinin güzergahları çeşitlenmiş. Havana’da artık “Deve” olarak adlandırılan, TIR’dan dönüştürülmüş otobüsler gitmiş, yerlerini Çin malı körüklü otobüsler almış. Gökyüzü alabildiğine geniş, geceleri yıldızlar pırıl pırıl çünkü konutlar yapılırken ne görsel kirlilik var ne de aşırı dikine yapılaşma. Işıklı veya ışıksız reklâm da olmadığından görsel kirlenme hiç yok.

Pazar yerlerindeki sebze ve meyve çeşitliliği artmış, domateslerin rengi yeşilden, kırmızıya dönmüş. Papaya, mango vb. tropik meyveler, fasulye, pirinç, yeşil biber, patates, kabak, havuç, mısır bol. Vinales’te tarlalarda Türkiye’de olmayan Yuka sebzesi ile tanıştım yeni olarak. Patates gibi yetişen, çok lifli, çok doyurucu, Güney Amerika’ya ve bu enlemde bulunan bütün sub-tropik ülkelere özel, dünyada karbonhidrat zengini üçüncü sebze.

Sanatın bütün dalları Küba’da çok yaygın, özellikle resim sanatı. Havana bu konuda en başta gelse de gittiğiniz her yerde Kübalı sanatçıların galerilerini, sergilerini görmek mümkün. Havana’daki Devrim Müzesi’nin hemen arkasındaki Ulusal Sanat Müzesi kaçırılmaması gereken bir yer. Devrim öncesi dönemden başlayıp, Batista Dönemi, Devrim Dönemi ve günümüz sanatçılarına ait resimlere bakarken bu sanatın gelişimini ve Devrim’in sanatçılar üzerindeki etkisini görebiliyorsunuz. Serginin bir bölümü çocuklara ayrılmış; çocukların gözünden Küba!

Ortalama maaşın 20 CUC, yani yaklaşık 16 Euro olduğu Küba’da, ev kiraları evin durumuna göre yarım veya bir CUC olarak değişiyor. Yani gelirin en fazla 20’de 1’i kadar. Sağlık ve eğitim parasız, gaz, elektrik, su ve telefon gibi giderler de en fazla bir CUC gibi; temel gıdalar devlet tarafından karne sistemi ile karşılanıyor.

50 yaşındaki Devrim’in kazanımlarına kapitalist sistem ve gelişmiş olduğu söylenen ülkeler ne kadar sırtını dönse ve görmezden gelse de Birleşmiş Milletlerin İnsani Gelişmişlik Raporu’nda Küba hep üst sıralarda, “Yüksek Gelişmişlik Sınıfı”nda yer aldı.[1]

Havana’daki 20. Uluslararası Kitap Fuarı’nı son gününde yakalayabildik. 11 milyoncuk ülkede, binlerce insanın fuarı ziyaret etmesi, bu gelişmişliğin göstergelerinden biri değil de nedir? Ne yazık ki, Türkiye’den bir yayınevini de gözlerimiz çok aradı ama bulamadı.

Vinales’teki “Casa de la Abuelo”da, büyük anne ve büyük babaların sosyal kulüplerinde, duvarda Fidel’in fotoğrafı ile şu söz var: “Yaş sadece yaşla ilgilenenleri ilgilendir, ben sadece yaşamaya bakarım.”

Yaşlılarına ve çocuklarına sahip çıkan, onları koruyan kollayan devlet, geçmişine de, geleceğine de sahip çıkar. Küba’nın okullarında, pırıl pırıl giyinmiş, aydınlık yüzlü öğrencilerin neşeli yüzlerinde, doğum kontrol ve gözetim istasyonlarında anne adaylarına sunulan özenli hizmetlerde, büyükanne ve büyükbabaların sabah evlerinden alınıp, akşam da yeniden evlerine bırakıldığı sosyal kulüplerinde hep bu sahiplenilmenin, geleceğe duyulan güvenin izlerini gördüm.

Vinales’te bizi evinde ağırlayan tütün işçisi Suibo’nun, 75 yaşındaki, yeşil tütün işçisi tulumu giyen çelik gibi babası ile tanıştığımızda, Pinar Del Rio Üniversitesi’nde tıp okuyan oğluyla, Küba ve dünya üzerine sohbet ettiğimizde hep mutluluğu ve güveni gördük.

Küba’ya her giden kendi Küba’sını keşfeder. İnsanına, sokaklarına, evlerine baktığınızda gördüklerinizi, yaşadığınız kapitalist sistemin kirlenmişliğinden arınmaya çalışarak, Küba’nın kendi şartlarını göz önüne alarak değerlendirmeye çalışın. Havana’da sizden 1 CUC isteyen bir Kübalıya rastladığınızda, bu durumun neden Vinales’te, Trinidad’da, Baracoa’da gerçekleşmediğini düşünün.

“Basit yaşayacaksın, mesela susayınca su içecek kadar basit.”

Küba’daki yaşamın, Yalçın Ergir’in bu sözlerindeki gibi basit, sade yaşandığını, bütün insanlığa örnek olacak kadar da yeterli olduğunu ve zenginliğini görmeye çalışın. Çok tüketmek değil, akıllı üretmenin ve tüketmenin, beraberce topyekûn kalkınmanın, gelişmenin, ortak kaderi beraber tayin edip paylaşmanın, dayanışmanın, kendi kendine yetme iradesinin bütün izleri orada…

Siz de keşfedin…

Cuba Si!

dipnot:

[1]. Türkiye bu raporlarda “Orta Sınıfta” yar almaktadır. 2010 raporunda 83. sırada yer bulmuştur. Bu Index’e göre İnsani Gelişmişlik olarak bizden daha ileride olan Küba’dan başka listede yer bulan bazı ülkeler Iran Islam Cumhuriyeti, Venezuela, Hırvatistan, Romanya, Trinidad ve Tobago göze çarpmaktadır.

NERDEN GELİP
NEREYE GİDİYORUZ?
Başlangıç
Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu
ve taşı yonttuğumuzdan beri
yıkan da, yaratan da biziz,
yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.
Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı,
arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın, ellerimizin, yüreğimizin,
toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte.
Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran?
Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?
Nazım Hikmet  22.11.962
“Lucy” insanın bilinen en eski doğrudan atası.
3,2 milyon yıllık dişi bir Australopithecus afarensis.
“Sevgili Lucy” diye mektubuma başlayamadığım için kusura bakma. Senin gibi büyük, büyük bir anneanneye “Çok, çok değerli büyüğüm” diye seslenmek daha uygun geliyor. 20. Yüzyıl sonunda ve 21. Yüzyıl başında insansız uzay araçlarına gelecek zamanda zeki varlıklar tarafından bulunmaları halinde biz insanoğlunun halini anlatacak yazılı, görsel veriler koyuyorlar. Benim zaman makinem, bu mektup için zamanı 3,2 milyon yıl geriye sarıyor. Seni neden seçtim diye yarı homurtulu-yarı gülümser bir soru soracağını tahmin ettiğim için, en baştan buna cevap vereyim. Bulunan iskeletine bilim çevreleri “Lucy” adını vermiş. Senin türünden geçen hafta bir iskelet daha çıktı. O da senin büyük, büyük atan sayılır. Senden 400 bin yıl büyük ve bir hayli iri olan bu erkeğe “Kadanuumuu” (Afar dilinde “Koca Adam” demek) adını verdiler. Yani sen şimdiki bilgilerimizle ilk dişiyi temsil ediyorsun. Hakkında onca masal, spekülasyon yapılan, bilimsel kestirime konu olan bir kişisin yani. Tabii ki senin de anne ve baban, onların soyları var. Senden 1,2 milyon daha yaşlı “Ardi” belki bunlardan biri. Neyse, ben insanın tarihöncesinde iz süre süre seni buldum.
Mektubumu Türkçe yazdım. Bilim kurgu romanı olsaydı, İngilizce yazmam gerekecekti. Çünkü bilim kurgu romanlarında, filmlerinde, vb. yıldızlararası uzaya saçılmış binlerce uygarlıktan zeki yaratıklar ya İngilizcenin değişik lehçelerini konuşuyorlar ya da Hollywood aksanıyla Amerikanca! Bu İngilizce-Amerikanca sana ne kadar anlaşılmaz gelirse, sanırım Türkçe o kadar anlaşılır gelecek. Dile milliyetçi yaklaştığımdan değil; sadece sana zamanda daha yakın olduğumuzdan ve hâlâ Anadolu’muzda tahminen bildiğin simgelerden daha çok olmayan kelimelerle, nidalarla konuşan, okul yüzü görmemiş, okula gönderilmemiş, toplayıcılık yapan milyonlarca kadın olmasından. Dilimizin İngilizce kadar sanallaşıp teknolojinin aracına henüz dönüşmemiş olmasından.
Doğanın şiddeti dışında, belki tür-içi şiddete hiç tanık olmadın. Belki de “anaerkil” dedikleri dönem seninle başladı. Sen de bütün toplumu (çocukları ve erkekleri) kendine özgü şiddetsiz bir hukukla idare etmeye çalıştın.  Öyle bir şey hiç olmamışsa, zaman engellerinden kurtulup Engels’e ve Evelyn Reed’e bu bilimsel hikâyeyi neye dayandırdıklarını sormamız gerekecek. Neyse bu konumuzun yan argümanlarından biri. Senin iskeletin 1974’te çıkarılmaya başladığından, sanırım Engels’in haberi yoktu; Evelyn Reed’in de varlığından haberi olmuşsa bile (1979’da öldüğünden) senin türünle ilgili sonraki çalışmaları tabii ki bilemezdi.
Bu kadar girişten sonra, kendimi tanıtmadan mektuba devam etmem büyük kabalık olur. Eli öpülecek bir yaşlı kadına haksızlık etmemek için biraz da kendimi tanıtayım: Önce adım: Işık. Anlamı, sabahları güneş doğduğunda savanı aydınlatan küçük okçuklar. Türüm: İnsan (Homo sapiens). Cinsiyetlerimiz: Erkek-Kadın. “Dişi” (female) güzel Türkçemizde insan olmayan hayvanları çağrıştırdığı gibi, insanlarda hoş olmayan çağrışımlar yapıyor. Bunları sana nasıl anlatırım bilemiyorum. Aradan geçen 3,2 milyon yılda güzel, iyi gelişmelerin yanında, senin bile dudaklarını uçuklatacak, kimsenin anlamak istemediği kötü, çirkin, feci, vb. gelişmeler de oldu. En kötüsü, o bildiğin Afrika savanlarından çıkan Homo Sapiens bütün dünyayı kuşattı. Sayıları da görebildiğin gökteki yıldızları geride bıraktı. Yeşil bitkileri kemiren çekirge sürüleri gibi, önlerine çıkan her bitkiyi, her hayvanı, her nehri, her kuşu, her başka topluluğu yok ede ede kendilerini de yok oluşun eşiğine kadar getirdiler. Bu öyle uzun bir hikâye ve destan ki kısa bir 8 Mart mektubu yazmayıp ta binlerce ağaç kabuğuna binlerce resim çizsek anlatamayız.
Mezarında bir taş balta ya da mızrak bulunsaydı, hemen “ilk taş balta, ilk mızrak” diye literatüre girecekti. Bulunan kemiklerinde ezik, vuruk, kırık olsaydı, kadına karşı “ilk şiddet”in izleriyle karşılaşmış olacaktık. Oysa seni iyi ki öylece bulduk. Ne kemiklerin dayaktan kırılmıştı, ne ezikler, vuruklar vardı. Çağımızın kadınları adına sana gıpta etmedim dersem yalan olur. Bir kere ben yalınayak ormanlarda dikenin, börtü böceğin içinde dolaşamam. İkincisi, ne yerdin ne içerdin bilmiyorum.  Benim öyle her şeyi midem kaldırmaz. Yediklerini pişirmediğini söylüyor antropologlar. Mağaran temiz miydi? O zaman komple sir, ağda yapanlar olduğunu sanmıyorum. Şimdi söyledikleri gibi, senin tam da “doğal güzelliğe” sahip bir kadın olduğunu düşünüyorum. Saçlarını yağmur suyu ya da su birikintilerinde yıkayan, mis gibi kokulu ağaç dallarını, çiçekleri kemiren ve vücuduna süren, ama şu “istenmeyen tüyler” konusunda pek bir şey yapmayan bir kadındın herhalde. Büyük bir ihtimalle tırnaklarını taşlara sürte sürte kısaltıyordun. Mağarada herkese dağıtmak için kestiğin av hayvanlarının kanı tırnaklarına oje oluyordu. Belki orman ya da çalılık yangınından kalan ateşin başında beklerken çalı çırpının isi gözlerini yakıyor, elinle gözlerini sildiğinde far çekmiş gibi oluyordun. Birileri kıl-tüy muhabbeti diyebilir, ama evrim ve uygarlık biraz da biz insanoğlu ve kızlarının “hayvanlık”tan kurtulmasıdır! Ufak tefek titizliklerimiz nedeniyle lütfen özrümüzü kabul et! Ya da “güzelleşmek” için hiçbir şey yapmıyordun. Doğal güzellik yetiyordu. Belki o zaman erkekler için doğal/yapay güzellik, vb. diye bir ayrım yoktu. Hayatlarını yaşıyorlar, mağarada 3-5 kadın arasında kural, vb. filan tanımadan da olsa sadece “anaerkil” yaşam tarzına uyup gidiyorlardı. Oysa antropologlara bakılırsa, erkekler senden çok büyük olduklarından en azından doğal işbölümü içinde bir erkeğin çevresinde gruplaşmışsınız. Sanırım, o zamanlar ya Australopithecus afarensis kadınlarının başı çok ağrımıyordu ya da kimse nikâh kıymıyordu!
Nasıl aşk yapardınız, nasıl doğurur, nasıl  emzirirdiniz? Sasalı’da maymunlara bakınca hiçbir şey anlaşılmıyor. Estağfurullah, öyle “maymun” demek istemedim; sadece zamanda siz biraz daha yakınsınız diye ağzımdan kaçıverdi. Her yavruyu tanır mıydınız? 21. Yüzyılın reklamlarında, insan annelerin yavrularını hemen tanıdıklarını söylediklerinden aklıma geldi. Yavrunuzu orangutan yavrusu sanıyordunuz, orangutan yavrularını emzirmiyordunuz herhalde? Bir de gene reklamlardan öğrendiğim bir bilgiyi seninle paylaşmak istiyorum. Lucy anneanne, senin derin doğduğundan beri hiç su aldı mı? Yağmur yağınca içine kaçıyor muydu; ya da su alıp batıyor muydun? Bu son sorduklarım, “uygarlığımız”ın hâlâ sanki iki ayak üzerine kalkmamış insanlarca alaya alındığını gösteriyor gibi.  Bu sorularım için bana kızma sakın. Dünyamızın felaketlerle boğuştuğu 2011’de, bu iki soru Türk reklam sektöründe ne kadar ilerlediğimizin kanıtı değil mi sence de?
Fark etmişsindir. “İstenmeyen tüyler”den başlayarak, su sızdırmaz deriye, bebeğini hemen tanıyan anneye, çiçek gibi su isteyen, daha modern mutfak, daha iyi bir araba, hiç olmazsa daha büyük bir çikolata isteyen kadınlara, şişmanlamak istemeyen, ama gofretini sevgilisine bile vermeyen kadınlara kadar kadın “sorunlarımız” medyamızda o kadar çok ki! Sana göre hava hoştu elbet. Ne küresel ısınma vardı; ne küçücük depremlerde bile evin başına yıkılacak diye korkuyordun. Eh ne yapalım, ağaç dallarından yaptığın yuva 3,2 şiddetinde depreme dayanıksızsa, senin şikâyet edeceğin bir belediyen, peşinden koşacağın müteahhitlerin yoktu! Kafanı gökyüzüne çevirip güneşte, Samanyolu’nda, yıldızlarda, Ay’da bir yaratıcıya mı yakarırdın; yoksa devasa ağaçlara, uğultulu tepelere, toprağa, ölmüş atalarına mı? Ne düşünürdün, ayağının altında bastığın toprağı merak eder miydi, “nereden gelip nereye gidiyoruz?” diye felsefe yapar mıydın? Biz bunu belki hiç öğrenemeyeceğiz. Öğrenemeden de ya güzelim dünyayı kızgın çöle dönüştürecek yok olup gideceğiz ya da şanslı olanlarımız şimdiden projeleri yapılan uzay kolonilerine yerleşmeye başlayacak. Gördün mü gene geldik “sorunlara.” O kadar uzağa gitmeyelim. Konumuz 8 Mart Dünya Kadınlar Günü! Mağara duvarına her sabah bir çentik attıysan, 29 Şubatlarda durum nasıl karışmıştır. Sana bu takvimi nasıl anlatabilirim ki… Güneşin gölgesi, ayın dönüşü, dünyanın dönüşü… Boş ver, bu uzun hikâye… Zaten 8 Mart da 19. Yüzyılda başlamış (yani zamanı nasıl becerdiysek kesip biçip bir takvim uydurmuşuz kendimize. Senin ağaç dallarından kopardığın, topraktan söktüğün yiyeceklerin tohumlarını kendimiz ekmek için yapmışız üstelik.)
Sanırım, senin de kafan iyice karıştı. Uzay gemilerinden, uçaklardan, cep telefonlarından daha zor anlatabileceğimiz şeyler var. Taşı yonttuk, topraktan kökler çıkarmak için; hayvanları avlamak için. Ateşi kullandık, yemeklerimizi pişirmek için. Ha, aklıma geldi. Yemekleri pişire pişire hem protein aldık hem de daha rahat kemirdiğimiz için kafatasımıza baskı yapan kaslar gevşedi. Ne taşları başka insanları öldürmek, ne ateşi, başka insanları yakmak için bulduk; yoksa tersi mi? Aklımız ve zekâmız, silahlarımız ve araçlarımız geliştikçe gelişti. Pek çok erkeğin avcılığa, kadınların toplayıcılığa devam ettiği doğru olmasına doğru da avcılık ciddi ciddi kadın-kız “avcılığı”na dönüştü. Gene aklın karıştı, değil mi? “İlahlar kurban ister” diye bir sözle birlikte, kimsenin bilmediği o “güneş-ay-toprak-uzay-tanrılar” bir anda kana susadılar. Hiç bilmediğin o upuzun tarih-öncesinde kanı akan her şey kurban edildi: Tavuk, horoz, timsah, at, kuş, insan, kız çocuk, oğlan çocuk; insan organları, vb…21. Yüzyıla da kurban kültürüyle girdik. Bütün bunlar nasıl mı oldu?
Senin asla anlayamayacağın bir gelişme oldu ve kadınlar erkekler karşısında tarihi bir yenilgiye uğradı. Sonra zincirleme olarak kölelik, devlet, özel mülkiyet, kölelik ailesi, sömürü, savaş, vb. geldi.  Bunları en basit dille bile sana anlatamam. Zaten içinde yaşayanlar bile tam anlayamıyor. Binyıllardır, yüzyıllardır kader-kısmet, alınyazısı, namus, şan şeref haysiyet gibi sözlerle sürdürülen bu av 21. Yüzyılın bu günlerinde de tüm hızıyla sürdürülüyor.  “İlaheler kurban istiyorlar” sözünü hiç duymadım. Tek bildiğim “ilahların kurban istedikleri.” Gene ilaheler ve ilahlar kafanı karıştıracak, “Maymunlar Cehennemi”ndeki akıllı Zira gibi anlayabilmek için gözlerimin içine bakacaksın.
Dünya güneşin etrafında 3,2 milyon yıl döndü. Güneş sistemi galaksinin sarmal kolunda galaksinin etrafında döne döne bir hal oldu. Sana hiç anlatmayacağım vahşetler yaşandı, savaşlara milyonlarca kurban verdik. Bu kurbanlar öyle “Manitu,” “Marduk” gibi bugünün çizgi roman kahramanlarına değil, imparatorluk, tekel, militarizm gibi gerçek, maddi ilahlara verildi. Yani, anlayacağın Lucy anneanne sen tüm saflığınla, “doğal güzelliği”nle sakın Gora’daki gibi yanına gelebilecek bir zaman makinesine atlayıp 21. Yüzyıl başında kazara bizim illerimize gelme. Çünkü aynı imkânlarla geri dönüp bütün erkek ve kadınları kısırlaştırmaya kalkarsın. O zaman da biz olmayız; sebep ortadan kalkınca sonuç ortadan kalkar. Sana daha sonra insanlığın gelişmesini kısaca anlatmak isterdim. Ama bunu anlayacağın dile çevirmem imkânsız. Ne aileyi, özel mülkiyeti, devleti, köleliği, köle ticaretini, savaşları, büyük imparatorlukları, sömürgeciliği, emperyalizmi, militarizmi, faşizmi, vb. anlatabilirim ne de kadına karşı şiddet sorununu.  Bu kahredici ağır evrimin sonunda gelinen noktada biz “Homo Sapiens” çok büyük bir kültürel evrim mi geçirdik? Daha özgür, daha eşit bir topluma mı evrimleştik? Cevabını bulduğum ve simgesel dile çevirebileceğim gün sana ikinci bir mektupla ileteceğim.
Sadece ve sadece senden yaklaşık 780 bin yıl sonra ateşi kullanmaya, bundan yaklaşık 500 bin yıl sonra da ateşi kontrol etmeyi öğrenen insanın torunlarıyız biz. Havalar soğudu; küresel soğuma oldu. Senin yeni torunların başka kıtalarda mağaralara sığındılar.  Mağaralardan çıktıktan sonra, şimdi adına “devrim” denilen gelişmeler oldu. Bak şimdi bütün ülkelerde suç olan devrimcilik demek ki “Tarım devrimi” döneminde de suç değilmiş. Yoksa ellerinde tohumları (suç kanıtı) ve karasabanlarıyla (suç aletleri) bir yığın tutuklu ve mahkûmu dönemin ilkel cezaevleri alamazmış! Sonra madenler, en son demirin kullanılması, paranın bulunması…. Krallar, rahipler, silahlı erkek grupları (adına ordu ve polis diyorlar)…Gerisini anlatmayayım. İşte bu yüzden 8 Mart var. İşte bu yüzden Hypatia, Louise Michel, Vera Zasulich, Madam Curie, Rosa Luxemburg, Clara Zetkin, Kollontay, İnesse Armand, Emma Goldman ve isimlerini sayamayacağım, ama her birinin adı olan on binlerce kadın var. İşte bu yüzden özgürlüğü tek özgür olabilecekleri dünyada yaşamak için kızıl bayraklarla mezarlarına uğurladığımız yüz binlerce kadın savaşçı var! İşte bu yüzden rengârenk giysileriyle sokakları dolduran milyonlarca kadın var!
Evet, Lucy anneanne…3,2 milyon yıldan geriye anlatılacak o kadar çok şey var ki… Şimdilik 8 Mart için daha uzun yazamam. Umarım, bir gün (eşit, özgür, komünal) ilk uzay kolonisinden de çok umutlu bir mektup alırsın. Umarım, dünya nükleer savaş dehşeti, küresel felaketler, büyük türsel yok oluşlar yaşamamış olur.  Sana “bak Lucy, rahat uyu! Artık dünyada değilse de uzay boşluğunda özgür ve eşitiz” diyen bir kadının mektubunu alır; sonsuz bir huzur içinde uykunun geri kalanını tamamlarsın!
Seni seviyorum anneanneciğim…..
Işık Çakıroğlu

Bahar..gelme ustume…CAN DUNDAR

Yayınlandı: Mayıs 3, 2007 / YAZI
Etiketler:, ,

Bahar, yalvarırım çek git işine!..
Salma üstüme çiçeklerini,
…aklımı çelme!..
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek…
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem…
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek…
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme…!

* * *

Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı…
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime…
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir…
Bir de sen çıldırtma beni…
Krizdeyim ben… tembelliğin sırası değil, uyamam sana…
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni…
Bulutların üşüşmesin başıma…
Girme kanıma benim…
…yoldan çıkarma…!

* * *

Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana…!
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin…
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman…
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları…
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan…
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında…
Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz…
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden… yüreğim viraneye…
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da…
Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.

* * *

İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar…
İş açma başıma…
Git işine!
Yoldan çıkarma beni!…